30 Ekim 2011 Pazar

BİN YIL

“Merhaba.” ve “Hoşça kal” deyişi arasında bin yıl vardı. Öyle dolu dolu, öyle derin yaşanmıştı ki her şey. Bilinçten bağımsız akıp giden zaman, bu kez bizim hızımıza yetişememişti. Göreceliliğini bir kez daha kanıtlamıştı. “Merhaba.” dediği gün adını bilmiyordum bu şiirlere konu olası, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan sayfalar dolusu roman anlatabilen bir çift gözün sahibinin. Önce adını öğrendim. Bir daha da kullanmadım öğrendikten sonra, “Yar” dedim. Sonra da ruhunun en derinliklerine ulaşan labirenti öğrendim. Hiç şaşırmayasıya öğrendim hem de. Günün her saniyesinde, gözlerinden başlamak suretiyle, hiç sapmadan, hiç yanılmadan geçtim o labirenti. Ruhuna ulaşmam “an” denen o zaman diliminde gerçekleşti her seferinde. Bence buydu asıl sorun. Görünenin ötesine geçmek, dünyanın en lezzetli yemeğini yemek üzereyken, yemeğin üzerine üşüşen önemsiz, mikroskobik canlıları görmek gibi oldu. Atacağı her adımı, aklının en ücra köşesinden geçen küçücük bir düşünceyi bilmek, sonsuz kez aynı filmi izlemek gibiydi. Hiçbir yeniliğe, sürprize mahal kalmadı. Bu filmi bu kadar benimsemekti sorun.
“Merhaba” dediğinde adını bilmiyordum. “Hoş kal” dediğinde kalbim onunkiyle aynı ritimde atıyordu. O’nun omzundan saçlarını uçuran rüzgar beni serinletiyordu o “Hoşça kal” dediğinde. Bence buydu sorun. Sonsuz kez aynı filmi izlemekti. Tüm replikleri ezbere bilmekti.

30 Aralık 2010 Perşembe

hastane kokusu

Hastane kokusundan her insan ömründe birkaç kez şikayet etmiştir. Ancak bazı insanlar o kokunun içinde bu dünyadaki cehennemi yaşarlar. Binlercesinden biriydi genç kadın. Genç bir anne. Eşinin son aylarda aşırı sararan teni, bazı sindirim problemleri gibi şikayetleri üzerine doktora başvururlar ve çağın en önemli ve yaygın hastalıklarından biri olan kanserin, en tehlikeli türlerinin başında gelen pankreas kanseri şüphesiyle dünyaları kararır. Günden güne zayıflar genç adam. Her gören dehşete düşer adamın ten rengini ve zayıflığını. Gözlerinin akı dahi sapsarıdır. Sorarlar adama, “Ne bu halin?” derler. Her soru karşısında biraz daha yıkılır adam. Küçük kızı olan bitenden habersiz babasıyla oynar. Adam bu dünyalar güzeli varlığa baktıkça dünyadan genç yaşta gideceğine değil de, geride bırakacağı kızına, bu gülüşe, bu her çocuğa çok yakışan tatlı dile, bilmiş tavra ağlar. Dokunma süresi dolmaya yaklaştığından daha çok hisseder kızına her dokunuşunu. Kokusunu içine çektiğinde, nefesini geri vermemeyi umar, içinde kalmasın ister kızının kokusunun.
Çare ararlar hastanelerde. Kesif, tarifi kelimelere sığmayan hastane kokusundan medet umarlar. O koku ciğerlerine ulaştığında cam zerrecikleri gibi batar, kanatır da bu kandan şifa beklerler. Hastanelerde umut vardır muhakkak. Her kafadan ayrı bir doktor önerisi çıkar. Her ihtimale koşar genç çift. Her hastanenin kokusu aynıdır, aynı umudu ve aynı acıyı hissederler dolayısıyla. Nihayet umut hiç olmadığı kadar yaklaşır. Pahalı bir mağazanın vitrinindedir ama umut. Kalın camların ardındadır. Çözümün kesin olmadığı bir operasyon için büyük miktarda para talep ederler. Genç adam için olanaksızdır bu paranın bulunması ya, mesele hayat olunca baba devreye girer ve birçok dünyevi şeyden vazgeçilerek sahici olup olmadığı dahi belli olmayan, parlak görünümlü, altın yaldızlarla süslenmiş, gümüş tepside sergilenen umudu camekandan indirirler.
Operasyonun amacı yalnızca pankreasta şüphe duyulan kitlenin öldürücü olup olmadığını öğrenmektir. Eğer öldürücüyse, operasyon ölümün çok yakın olduğunu haber verecektir sadece. Gün gelir. Tarifsiz duygular, düşünceler sarar genç kadını ve ailesini. Adam mağrurdur mağrur olmasına, yaratıcısına kayıtsız teslim olmuştur ama doyamadığı eşi gözünün önünde kıvranmaktadır. Kızını; küçücük, her şeyden habersiz, cennet kokulu, babasına bakınca gözleri taşı toprağı canlandıracak gibi nur saçan minicik kızını görememe ihtimali vardır.
Genç çiftin evleriyle hastanenin arası milyonlarca ışık yılı mesafedir. İnsan ömrü yeter mi bu yolculuğu gerçekleştirmeye. Sabah birkaç yakınıyla çıkarlar evden. Yol boyunca gözleri hiç buluşmaz karı kocanın. Adam arada eşini seyrederken dalıp gitse de kadın baktığında aceleyle kaçırır gözlerini. Diller hiç boş durmaz yol boyunca, Allah’a yakarış en masum en âcizane hislerle kelimelere dökülür.
Ömründe ilk kez ve yalnızca bir tek kokuyu gözleriyle görür adam. Hastane kokusunu… Kuru bir çam alevinin rengi gibidir. Otomatik kapı açıldığında bu alev bin yıldır oradaymış da kurtulmayı bekliyormuş gibi dışarı atar kendini. Hınçla genç çiftin suratlarına çarpar, burun deliklerinden içeri sızar sonra, ciğerlerini tutuşturur.

23 Aralık 2010 Perşembe

dostluk

Benim için dostluk ne midir? Bilmem, ona bu ismi ben koymadım. Dostluk düşünsün!
-
Aralık ayı ve hala güneşli mevsim. Utanmadan terledim bugün. Aralık ayında!
-
Bu yıla neden kızdım?
-
Bir sabahtı. Küçük bir şehir, ülkeler arası otobüs seferleri yapan. Bin dereden diğerine göç edecek birkaç insanı olan. Lodos vardı. Hani şu doğanın insanı orgazm edebildiği en iyi yol olan. Evden çıktım. Okula gidesim yoktu, gitmedim. Biz iskandinavyada bir cafelatte hayali kurardık, oysa elimizdeki ortalık bir kafeden ibaretti. Sonbahardı, hayat sara(ra)n. Sarının yönelme hali olan.
Telefonum çaldı, ve günlük birvaracakmış masalımıza başladık. İstanbul u masal edecektik. Ettik! Bizimle masal olan.
-
Bir şehrin ortasından bir boğaz geçer, bir dere, bir başka dere. Fark ettin mi?
-
Biz olmasaydık İstanbul masal olamazdı! Sonbaharda lodos esmez, İsviçre Alp Garı kalmazdı. Köpekler havlamaz, yağmur yağmazdı. Okullar açılmazdı, kalemler açılmazdı. Devrimler olmaz, pierloti çay demlemezdi, içemezdi. O şarkı çalamazdı. O şarkı diyorum dostluk! Sana diyorum dostluk! Doruklar sevdalanmazdı, asude yaşamazdı! Hele bir biz olmasaydık, ne ışıklar üflenir, ne şarap kaynardı! Hayaller bile sokaksız yaşta kalırdı!
Biz olmasaydık kalem oynamazdı!
Sen olmasaydın; “BİZ” olamazdı! Eş anlamlı insan! Hoş geldin hayatına, hoş geldin dünyana!
Neyse ki sen varsın! İyi ki anlamlısın!
kalemtraşveçöpü

5 Aralık 2010 Pazar

konusuz

konusuz yaşıyorum hayatı. Başlık var bir tek. Bir de giriş cümlesi. Konuya dair ipucu içermesinden kaçınılmış. Gelişme paragrafına bırakılmış tüm önemli cümleler. O da masanın başına varıp da üzerine kalem oynatılmayı bekliyor. Sanırım yazarı bir şeylere gebe ama mantık çerçevesine oturtamamış henüz düşüncelerini. Belirli bir sıraya koyamamış. Kıvranıp duruyor masanın etrafında. İç ses, iç dış dolaşıyor. Pencereden gelen sokak gürültüsüyle karmaşaya yol açıyor, düşüncelere ket vuruyor.
Bu konusuz hayatın diyalektiği de yok üstelik. Anti-tez gözüme çok yalnız gördündü. Tez ve sentez birbirlerinden haberdar mıdır bilinmez, ortalarda görünmüyor. Sonuca kolay ulaşmak olası değil bu aşamada. Üzerinde çalışılması gereken uzun cümleler var henüz.
Gelişme bu eserin en önemli kısmı olmalı, yoksa tüm sonuçlar klasik: “Öldüm”. Kısa özeti de “Doğdum, geliştim, öldüm.” Olacaktır. Ancak “nasıl’ı görmek ister okuyucu. Yoksa hayat denen edebi eserin ne anlamı olurdu giriş cümlesinin ardına paragraf sıralamaktan aciz olunduktan sonra...

20 Kasım 2010 Cumartesi

büyümenin yolu nereden geçer

Büyümek, bilmek ile olur. Bilmek, okumaktan geçer. En klişe deyimle çözüm okumak sanırım. Okumanın temelinde de bilgiye ulaşma isteği yatar: Hayatta kalmayı bilmek, bireyi mutlu etmeye yetecek hayat standardında yaşamayı bilmek, mesleğini bilmek, dünyada olup biteni bilmek, sosyal ihtiyaçları karşılayacak kadar insan ilişkilerini bilmek, kendini bilmek; bilinmek istenenlerin en önemlileri kabul edilmelidir. Bilinecek bu kadar şey var ve bu kısaltılmış liste, art arda yazılmasından çok daha karmaşık. Bu bilgilere vakıf olmak insanı mutlu etmeye yeter görüşündeyim ancak tamamını yeterli düzeyde bilmek imkânsıza yakın olsa gerek. Neyi bilmek gerektiğini bilmek çıkıyor bu noktada karşımıza. Bu bilgiyi elde etmek ise bitmek tükenmek bilmeyen bir açlık ve bu açlığı doyurmak için sonsuz bir azim gerektiriyor. Bilgiye açlık bu sorunun temel çözüm noktası bana göre.
Bu sorunu çözümleme gayretine girersek temel olarak iki unsurdan hareket etmeliyiz. Birincisi bilgiye ulaşma isteği, ikincisi ise bu isteği karşılamak için azim göstermek. Bilgiye ulaşma isteği, benim zihnimde, sahip olunan bilgiyi yeterli görmeme bir yerlerde daha fazlasının olduğunu kabul edip o bilgiyi de edinme isteği biçiminde karşılığını buluyor ( Bilgi anlamında sürekli bir tatminsizlik hali, bir diğer deyişle). İletişimin bu kadar hızlı olduğu ve bilginin çok çabuk eskidiği bu günün dünyasında söz edilen tatminsizlik hali çok daha önemli olmuştur. Çünkü tatminsizlik duygusunun eksikliği halinde öğrenme durur ve hızla eskimek durumunda olan biliyi göz önünde bulundurursak insan görece gerilemiş olur. Bilgiye ulaşma azmi ise yine o tatminsizlik halinden beslenerek, daha çok araştırma, daha çok okuma, kendini sürekli yenileme için bireye kendi içinden kaynaklanan bir itici güç sağlar.
Bilgiye ulaşma isteği ve azim unsurları bir arada kullanıldığında, bireyin zihinsel yetenekleriyle orantılı sonuç verse de farklı zihin yeteneklerine sahip olan bireylerin farklı beklentileri olacağından her birey için istenilen sonucu verecektir. Birey beklentileri ve sahip olduğu bilgi doğrultusunda büyüyecek ve hayatın herkes için temel amacı olan mutluluğa ulaşacaktır.

yarım kalmış yazılar

Yarım kalmış yazıların bitirildiği gün yakalayacağım seni hayat. Hani aklın sınırlarını zorlarcasına anlamsız, tutarsız akıp duruyorsun ya. İşte o gün geldiğinde, yarım kalan yazılara birer nokta yakıştırdığımda önüne set olacağım ve bir kez, yalnızca bir kez gözlerinin ta içine bakacağım öfkemi gör diye. Sonra sırtına bineceğim ve her nereye seğirtiyorsan azgın sel suları gibi, beni de sürüklemeni isteyeceğim senden. Dehşet verici olacak belki bu, hızından midem bulanacak. Kusacağım ta içine ama sırtından inmeyeceğim. Sen ki ne ağaçları köklerinden söküp attın, ne yuvalara balçık doldurdun… Belki ben de ortak olacağım senin suçlarına, seninle akıp giderken. Üzüleceğim bunun için. Başka şansım yok ama benim hayat. Bu benim seçimim olmayacak. O gün geldiğinde, yarım kalmış yazılara nokta yakıştırdığımda, gözlerinin ta içine bakacağım. O zaman beni anlayacaksın hayat. Öfkemi, masumiyetimi, suçluluğumu… Hepsini tek bir kelime etmeden, ışığın gözlerimiz arasındaki seyahati kadar bir sürede, tüm çarpıcılığıyla anlayacaksın. Susacaksın sonra.

23 Eylül 2010 Perşembe

eski yara

Bir pencere kenarında dururken gördüm ilk kez, onu fark etmemek mümkün değildi. Kimsede olmayan telefon vardı, en kısa eteği giyerdi (kıvırmadan hem de) nereden öğrendi böyle durmayı, böyle konuşmayı nereden öğrendi diye sordum kendime. Ben ilk kez denize o yıl gitmiştim. Bizim kızlarımız uzun şortla girerdi denize, üstlerinde de t-shirt. Devlet Su İşleri öğretmişti bana yüzmeyi lağım akan sulama kanalında. O ise yazlık anılarını anlatırdı oturduğumuzda. Bikinisinin rengini tarif ederdi. Pahalı parfümlerden konuşurlardı arkadaşıyla, ben henüz deodorantı keşfetmişken. Benim annem henüz sattırmıştı inekleri, onun annesi fabrikanın varisiyken. Bir numara büyük gelen ceketime aşık olamazdı herhalde, ya da özensiz saçlarıma. Konuşmalarımdan etkilendiğini de zannetmiyorum. İlgi alanlarımızın ortak oluşuna aşık olması da imkansızdı. Basketbol severdi o, basket oynayan erkekleri çekici bulduğunu söyledi defalarca. Bense hiç beceremedim basketbol işini. Gitarı vardı, iyi de çalarmış. Kumsalda gitar-ateş ikilisiyle anılarını anlatmıştı. Sesi iyi olan genç arkadaşları da vardır mutlaka. Ben blok flütü çalamadım hayatım boyunca. Ya neydi diye hep merak etmişimdir bu sosyal demokrat kızın bende bulduğu. Ben muhafazakâr ailenin düşük bütçeli ergeni…
Birliktelik sınıf çatışmasının ete kemiğe bürünmüş haliydi. Alışık olmadığım yaşam tarzlarına katlanamayacak kadar tek kültüre hapsolmuş zamanlarımın orta yerinde geldi başıma bu savaş. Fındık tarlarında geçen yaz tatillerim vardı. Ya da köy kahvesindeydim. Savaşımı telefon üzerinden veriyordum, yine bir sosyal demokrat düşmanıma karşı. Tabiî ki kontörüm yoktu. Kuzenden gelen mesajlara tek çağrı “evet”, iki çağrı “hayır” yöntemiyle iletişime girişmiştik. Ben mini etek giyilebilen ortamda hiç bulunmamış, muhafazakâr bir ergen, İstanbul’da iki üç üst kademede geçirilen bir yaz tatili için tolerans göstermeyi başaramazdım. Çağrı biraz gecikince kızacak kadar ergendim hem de.
İki ayrı tatilin arasında buluşma vardı, uyumsuz da olsak aşıktık sonuçta, özleşmiştik. Hafta sonu giyinme probleminin had safhada olduğu gençlik zamanımı toplamda üç beş giysiyle geçirdiğim için en acı şekilde yaşamış biriydim. Köyde önemli değildi bunlar ama lise başka tabi. Yaz tatilleri hafta sonu tatili kadar kısa olmadığından çok daha sancılı olurdu bu ufacık sorun. Bu şartlarda buluşacaktık İstanbul’dan dönmüş ve yazlığa gitme hazırlığı yapan sevgiliyle. Pazardan yeni alınmış bir pantolon bir kolsuz t-shirtle bir de. “Amele yanığı” sözcüğünü öğrendiğim zamana tekabül eder bu buluşma. Açık söylemeliyim tavırlarında hiçbir zaman hor görme hissetmedim. “Amele yanığı olmuşsun” derken de yaralayıcı değildi tavrı aslında ama etkisi farklıydı. O gün acıtmadı belki kollarımda olduğundan. Zaman acıyı hissettirdi sonraları. Kendi yetiştiğim şartlardı ama sorun. Onu bu durumda asla suçlamadım.
Yazlık ziyareti yapmaya çok ani karar vermiştim. Şortumu altıma giymiştim, devlet su işlerinin kanalına gidiyor gibi yani. İlk gördüğüm zaman kızmış olmam gerekirdi. Çünkü bikini giymek tersti arabesk günlerde. O da “giymem” demişti zaten, “çünkü seni seviyorum ve kırmak istemiyorum.” Bu tartışmanın basit bir kıyafet alışkanlığı tartışması olmadığını anlayamazdım tabi. Bir kültür sorunuydu bu. Dışarıdan bir müdahale kabul edilemezdi yani. Öyle oldu doğal olarak. Yeşil bikinisiyle gördüm. Kızmadım ama ilk anda, o kadar düzgün bir fizik, o kadar güzellik kızmayı aklımdan aldı götürdü. Yüzdük birlikte, aile bireyleri uzaktayken. Annenin anneme dünür olmasının imkansızlığını da orada görmüş oldum bir de. Benim yaşımda kızı olan bir anne için ne kadar düzgün bir fizik diye düşünürken, benim bu duruma şahit olma sebebim, yani bikini faktörünü algıladım. Bu bir kılık kıyafet sorunu değildi, kültür sorunuydu. Zaten annesinin şarap sevdiğini de öğrenmiştim şaşırarak. Anne şarap içmezdi ki, o çocuklarını böylesine alışkanlıklardan uzak tutmak üzere vardı.
O günden sonra güven duyamazdım, o güzelliğin başkaları tarafından görülmesine göz yumamazdım. Baskılarımı arttırdım. Eziklik bir gerçekti ama benim tarafımdan algılanışı o güne kadar bu derecede olmamıştı. Ezildikçe üste çıkmak psikolojik baskıyı getirdi doğal olarak. O da terk edilişi, aldatılışı. En yakın arkadaşa ilanı aşka ortam hazırladı hatta.
Sınıf farkının algılanması da o dönemde oldu. Eziklik hissi doğrudan etkilemeye başladı. Bu da önemli değişimlere sebep oldu. Şanslıydım ki bende iyi yönde. Sosyal statüler üzerinde düşünmeye itti beni, oradan bu fakirliğe bir son verme dürtüsüne. Bunlar için donanım gerektiğini bilecek kadar zeki biri olarak okumaya itti bir de. Sadece para istemiyordu aklım, aynı sosyal ortamda farklı ekonomik şartlarda yaşayanlar doluydu çevrem çünkü. Sosyal, kültürel gelişme paradan daha önce geliyordu hatta. Okumaya başladım ben de. Okudukça, düşündükçe, yazdıkça değiştim. Eksiklerimi görür oldum. En önemlisi üniversiteye getirdi beni bu bilinç sıçraması. Köy kültürüne gömülmüş bir muhafazakar yok şimdi. Çok kültürlü ortamlarda değerlendirmeler yapabilir oldum, daha önemlisi kabul edilen değerlendirmelerdi bunlar. Eski yaralar kalmadı bugün. Gönülde kalmadı. Gönül öyle usta ellerde tamir gördü ki… Yara başka yara. Gönülden ziyade beyinde bu yara. Süregelen şartlara isyana sebep olan bir yara. Yaşanması biraz da biyolojik dönem itibariyle acı olsa da bugünkü şartlarda itici güç olan, faydalı bir yara.