30 Aralık 2010 Perşembe

hastane kokusu

Hastane kokusundan her insan ömründe birkaç kez şikayet etmiştir. Ancak bazı insanlar o kokunun içinde bu dünyadaki cehennemi yaşarlar. Binlercesinden biriydi genç kadın. Genç bir anne. Eşinin son aylarda aşırı sararan teni, bazı sindirim problemleri gibi şikayetleri üzerine doktora başvururlar ve çağın en önemli ve yaygın hastalıklarından biri olan kanserin, en tehlikeli türlerinin başında gelen pankreas kanseri şüphesiyle dünyaları kararır. Günden güne zayıflar genç adam. Her gören dehşete düşer adamın ten rengini ve zayıflığını. Gözlerinin akı dahi sapsarıdır. Sorarlar adama, “Ne bu halin?” derler. Her soru karşısında biraz daha yıkılır adam. Küçük kızı olan bitenden habersiz babasıyla oynar. Adam bu dünyalar güzeli varlığa baktıkça dünyadan genç yaşta gideceğine değil de, geride bırakacağı kızına, bu gülüşe, bu her çocuğa çok yakışan tatlı dile, bilmiş tavra ağlar. Dokunma süresi dolmaya yaklaştığından daha çok hisseder kızına her dokunuşunu. Kokusunu içine çektiğinde, nefesini geri vermemeyi umar, içinde kalmasın ister kızının kokusunun.
Çare ararlar hastanelerde. Kesif, tarifi kelimelere sığmayan hastane kokusundan medet umarlar. O koku ciğerlerine ulaştığında cam zerrecikleri gibi batar, kanatır da bu kandan şifa beklerler. Hastanelerde umut vardır muhakkak. Her kafadan ayrı bir doktor önerisi çıkar. Her ihtimale koşar genç çift. Her hastanenin kokusu aynıdır, aynı umudu ve aynı acıyı hissederler dolayısıyla. Nihayet umut hiç olmadığı kadar yaklaşır. Pahalı bir mağazanın vitrinindedir ama umut. Kalın camların ardındadır. Çözümün kesin olmadığı bir operasyon için büyük miktarda para talep ederler. Genç adam için olanaksızdır bu paranın bulunması ya, mesele hayat olunca baba devreye girer ve birçok dünyevi şeyden vazgeçilerek sahici olup olmadığı dahi belli olmayan, parlak görünümlü, altın yaldızlarla süslenmiş, gümüş tepside sergilenen umudu camekandan indirirler.
Operasyonun amacı yalnızca pankreasta şüphe duyulan kitlenin öldürücü olup olmadığını öğrenmektir. Eğer öldürücüyse, operasyon ölümün çok yakın olduğunu haber verecektir sadece. Gün gelir. Tarifsiz duygular, düşünceler sarar genç kadını ve ailesini. Adam mağrurdur mağrur olmasına, yaratıcısına kayıtsız teslim olmuştur ama doyamadığı eşi gözünün önünde kıvranmaktadır. Kızını; küçücük, her şeyden habersiz, cennet kokulu, babasına bakınca gözleri taşı toprağı canlandıracak gibi nur saçan minicik kızını görememe ihtimali vardır.
Genç çiftin evleriyle hastanenin arası milyonlarca ışık yılı mesafedir. İnsan ömrü yeter mi bu yolculuğu gerçekleştirmeye. Sabah birkaç yakınıyla çıkarlar evden. Yol boyunca gözleri hiç buluşmaz karı kocanın. Adam arada eşini seyrederken dalıp gitse de kadın baktığında aceleyle kaçırır gözlerini. Diller hiç boş durmaz yol boyunca, Allah’a yakarış en masum en âcizane hislerle kelimelere dökülür.
Ömründe ilk kez ve yalnızca bir tek kokuyu gözleriyle görür adam. Hastane kokusunu… Kuru bir çam alevinin rengi gibidir. Otomatik kapı açıldığında bu alev bin yıldır oradaymış da kurtulmayı bekliyormuş gibi dışarı atar kendini. Hınçla genç çiftin suratlarına çarpar, burun deliklerinden içeri sızar sonra, ciğerlerini tutuşturur.

23 Aralık 2010 Perşembe

dostluk

Benim için dostluk ne midir? Bilmem, ona bu ismi ben koymadım. Dostluk düşünsün!
-
Aralık ayı ve hala güneşli mevsim. Utanmadan terledim bugün. Aralık ayında!
-
Bu yıla neden kızdım?
-
Bir sabahtı. Küçük bir şehir, ülkeler arası otobüs seferleri yapan. Bin dereden diğerine göç edecek birkaç insanı olan. Lodos vardı. Hani şu doğanın insanı orgazm edebildiği en iyi yol olan. Evden çıktım. Okula gidesim yoktu, gitmedim. Biz iskandinavyada bir cafelatte hayali kurardık, oysa elimizdeki ortalık bir kafeden ibaretti. Sonbahardı, hayat sara(ra)n. Sarının yönelme hali olan.
Telefonum çaldı, ve günlük birvaracakmış masalımıza başladık. İstanbul u masal edecektik. Ettik! Bizimle masal olan.
-
Bir şehrin ortasından bir boğaz geçer, bir dere, bir başka dere. Fark ettin mi?
-
Biz olmasaydık İstanbul masal olamazdı! Sonbaharda lodos esmez, İsviçre Alp Garı kalmazdı. Köpekler havlamaz, yağmur yağmazdı. Okullar açılmazdı, kalemler açılmazdı. Devrimler olmaz, pierloti çay demlemezdi, içemezdi. O şarkı çalamazdı. O şarkı diyorum dostluk! Sana diyorum dostluk! Doruklar sevdalanmazdı, asude yaşamazdı! Hele bir biz olmasaydık, ne ışıklar üflenir, ne şarap kaynardı! Hayaller bile sokaksız yaşta kalırdı!
Biz olmasaydık kalem oynamazdı!
Sen olmasaydın; “BİZ” olamazdı! Eş anlamlı insan! Hoş geldin hayatına, hoş geldin dünyana!
Neyse ki sen varsın! İyi ki anlamlısın!
kalemtraşveçöpü

5 Aralık 2010 Pazar

konusuz

konusuz yaşıyorum hayatı. Başlık var bir tek. Bir de giriş cümlesi. Konuya dair ipucu içermesinden kaçınılmış. Gelişme paragrafına bırakılmış tüm önemli cümleler. O da masanın başına varıp da üzerine kalem oynatılmayı bekliyor. Sanırım yazarı bir şeylere gebe ama mantık çerçevesine oturtamamış henüz düşüncelerini. Belirli bir sıraya koyamamış. Kıvranıp duruyor masanın etrafında. İç ses, iç dış dolaşıyor. Pencereden gelen sokak gürültüsüyle karmaşaya yol açıyor, düşüncelere ket vuruyor.
Bu konusuz hayatın diyalektiği de yok üstelik. Anti-tez gözüme çok yalnız gördündü. Tez ve sentez birbirlerinden haberdar mıdır bilinmez, ortalarda görünmüyor. Sonuca kolay ulaşmak olası değil bu aşamada. Üzerinde çalışılması gereken uzun cümleler var henüz.
Gelişme bu eserin en önemli kısmı olmalı, yoksa tüm sonuçlar klasik: “Öldüm”. Kısa özeti de “Doğdum, geliştim, öldüm.” Olacaktır. Ancak “nasıl’ı görmek ister okuyucu. Yoksa hayat denen edebi eserin ne anlamı olurdu giriş cümlesinin ardına paragraf sıralamaktan aciz olunduktan sonra...