30 Ekim 2011 Pazar

BİN YIL

“Merhaba.” ve “Hoşça kal” deyişi arasında bin yıl vardı. Öyle dolu dolu, öyle derin yaşanmıştı ki her şey. Bilinçten bağımsız akıp giden zaman, bu kez bizim hızımıza yetişememişti. Göreceliliğini bir kez daha kanıtlamıştı. “Merhaba.” dediği gün adını bilmiyordum bu şiirlere konu olası, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan sayfalar dolusu roman anlatabilen bir çift gözün sahibinin. Önce adını öğrendim. Bir daha da kullanmadım öğrendikten sonra, “Yar” dedim. Sonra da ruhunun en derinliklerine ulaşan labirenti öğrendim. Hiç şaşırmayasıya öğrendim hem de. Günün her saniyesinde, gözlerinden başlamak suretiyle, hiç sapmadan, hiç yanılmadan geçtim o labirenti. Ruhuna ulaşmam “an” denen o zaman diliminde gerçekleşti her seferinde. Bence buydu asıl sorun. Görünenin ötesine geçmek, dünyanın en lezzetli yemeğini yemek üzereyken, yemeğin üzerine üşüşen önemsiz, mikroskobik canlıları görmek gibi oldu. Atacağı her adımı, aklının en ücra köşesinden geçen küçücük bir düşünceyi bilmek, sonsuz kez aynı filmi izlemek gibiydi. Hiçbir yeniliğe, sürprize mahal kalmadı. Bu filmi bu kadar benimsemekti sorun.
“Merhaba” dediğinde adını bilmiyordum. “Hoş kal” dediğinde kalbim onunkiyle aynı ritimde atıyordu. O’nun omzundan saçlarını uçuran rüzgar beni serinletiyordu o “Hoşça kal” dediğinde. Bence buydu sorun. Sonsuz kez aynı filmi izlemekti. Tüm replikleri ezbere bilmekti.