23 Eylül 2010 Perşembe

eski yara

Bir pencere kenarında dururken gördüm ilk kez, onu fark etmemek mümkün değildi. Kimsede olmayan telefon vardı, en kısa eteği giyerdi (kıvırmadan hem de) nereden öğrendi böyle durmayı, böyle konuşmayı nereden öğrendi diye sordum kendime. Ben ilk kez denize o yıl gitmiştim. Bizim kızlarımız uzun şortla girerdi denize, üstlerinde de t-shirt. Devlet Su İşleri öğretmişti bana yüzmeyi lağım akan sulama kanalında. O ise yazlık anılarını anlatırdı oturduğumuzda. Bikinisinin rengini tarif ederdi. Pahalı parfümlerden konuşurlardı arkadaşıyla, ben henüz deodorantı keşfetmişken. Benim annem henüz sattırmıştı inekleri, onun annesi fabrikanın varisiyken. Bir numara büyük gelen ceketime aşık olamazdı herhalde, ya da özensiz saçlarıma. Konuşmalarımdan etkilendiğini de zannetmiyorum. İlgi alanlarımızın ortak oluşuna aşık olması da imkansızdı. Basketbol severdi o, basket oynayan erkekleri çekici bulduğunu söyledi defalarca. Bense hiç beceremedim basketbol işini. Gitarı vardı, iyi de çalarmış. Kumsalda gitar-ateş ikilisiyle anılarını anlatmıştı. Sesi iyi olan genç arkadaşları da vardır mutlaka. Ben blok flütü çalamadım hayatım boyunca. Ya neydi diye hep merak etmişimdir bu sosyal demokrat kızın bende bulduğu. Ben muhafazakâr ailenin düşük bütçeli ergeni…
Birliktelik sınıf çatışmasının ete kemiğe bürünmüş haliydi. Alışık olmadığım yaşam tarzlarına katlanamayacak kadar tek kültüre hapsolmuş zamanlarımın orta yerinde geldi başıma bu savaş. Fındık tarlarında geçen yaz tatillerim vardı. Ya da köy kahvesindeydim. Savaşımı telefon üzerinden veriyordum, yine bir sosyal demokrat düşmanıma karşı. Tabiî ki kontörüm yoktu. Kuzenden gelen mesajlara tek çağrı “evet”, iki çağrı “hayır” yöntemiyle iletişime girişmiştik. Ben mini etek giyilebilen ortamda hiç bulunmamış, muhafazakâr bir ergen, İstanbul’da iki üç üst kademede geçirilen bir yaz tatili için tolerans göstermeyi başaramazdım. Çağrı biraz gecikince kızacak kadar ergendim hem de.
İki ayrı tatilin arasında buluşma vardı, uyumsuz da olsak aşıktık sonuçta, özleşmiştik. Hafta sonu giyinme probleminin had safhada olduğu gençlik zamanımı toplamda üç beş giysiyle geçirdiğim için en acı şekilde yaşamış biriydim. Köyde önemli değildi bunlar ama lise başka tabi. Yaz tatilleri hafta sonu tatili kadar kısa olmadığından çok daha sancılı olurdu bu ufacık sorun. Bu şartlarda buluşacaktık İstanbul’dan dönmüş ve yazlığa gitme hazırlığı yapan sevgiliyle. Pazardan yeni alınmış bir pantolon bir kolsuz t-shirtle bir de. “Amele yanığı” sözcüğünü öğrendiğim zamana tekabül eder bu buluşma. Açık söylemeliyim tavırlarında hiçbir zaman hor görme hissetmedim. “Amele yanığı olmuşsun” derken de yaralayıcı değildi tavrı aslında ama etkisi farklıydı. O gün acıtmadı belki kollarımda olduğundan. Zaman acıyı hissettirdi sonraları. Kendi yetiştiğim şartlardı ama sorun. Onu bu durumda asla suçlamadım.
Yazlık ziyareti yapmaya çok ani karar vermiştim. Şortumu altıma giymiştim, devlet su işlerinin kanalına gidiyor gibi yani. İlk gördüğüm zaman kızmış olmam gerekirdi. Çünkü bikini giymek tersti arabesk günlerde. O da “giymem” demişti zaten, “çünkü seni seviyorum ve kırmak istemiyorum.” Bu tartışmanın basit bir kıyafet alışkanlığı tartışması olmadığını anlayamazdım tabi. Bir kültür sorunuydu bu. Dışarıdan bir müdahale kabul edilemezdi yani. Öyle oldu doğal olarak. Yeşil bikinisiyle gördüm. Kızmadım ama ilk anda, o kadar düzgün bir fizik, o kadar güzellik kızmayı aklımdan aldı götürdü. Yüzdük birlikte, aile bireyleri uzaktayken. Annenin anneme dünür olmasının imkansızlığını da orada görmüş oldum bir de. Benim yaşımda kızı olan bir anne için ne kadar düzgün bir fizik diye düşünürken, benim bu duruma şahit olma sebebim, yani bikini faktörünü algıladım. Bu bir kılık kıyafet sorunu değildi, kültür sorunuydu. Zaten annesinin şarap sevdiğini de öğrenmiştim şaşırarak. Anne şarap içmezdi ki, o çocuklarını böylesine alışkanlıklardan uzak tutmak üzere vardı.
O günden sonra güven duyamazdım, o güzelliğin başkaları tarafından görülmesine göz yumamazdım. Baskılarımı arttırdım. Eziklik bir gerçekti ama benim tarafımdan algılanışı o güne kadar bu derecede olmamıştı. Ezildikçe üste çıkmak psikolojik baskıyı getirdi doğal olarak. O da terk edilişi, aldatılışı. En yakın arkadaşa ilanı aşka ortam hazırladı hatta.
Sınıf farkının algılanması da o dönemde oldu. Eziklik hissi doğrudan etkilemeye başladı. Bu da önemli değişimlere sebep oldu. Şanslıydım ki bende iyi yönde. Sosyal statüler üzerinde düşünmeye itti beni, oradan bu fakirliğe bir son verme dürtüsüne. Bunlar için donanım gerektiğini bilecek kadar zeki biri olarak okumaya itti bir de. Sadece para istemiyordu aklım, aynı sosyal ortamda farklı ekonomik şartlarda yaşayanlar doluydu çevrem çünkü. Sosyal, kültürel gelişme paradan daha önce geliyordu hatta. Okumaya başladım ben de. Okudukça, düşündükçe, yazdıkça değiştim. Eksiklerimi görür oldum. En önemlisi üniversiteye getirdi beni bu bilinç sıçraması. Köy kültürüne gömülmüş bir muhafazakar yok şimdi. Çok kültürlü ortamlarda değerlendirmeler yapabilir oldum, daha önemlisi kabul edilen değerlendirmelerdi bunlar. Eski yaralar kalmadı bugün. Gönülde kalmadı. Gönül öyle usta ellerde tamir gördü ki… Yara başka yara. Gönülden ziyade beyinde bu yara. Süregelen şartlara isyana sebep olan bir yara. Yaşanması biraz da biyolojik dönem itibariyle acı olsa da bugünkü şartlarda itici güç olan, faydalı bir yara.